Düşün, haydi durma bir daha DÜŞÜN! İyi DÜŞÜN!!! Aklın yoksa yandın, ya kalbin yoksa, o zaman zaten yoksun.

  • 17/7/2009 - ÇOK BAŞARILI ÖSS VE SBS SONUÇLARI. MEB’ NIN MÜTHİŞ BAŞARIS
  • Kategori: Egitim


    Gazeteler günlerdir yazıyor; binlerce öğrenci ÖSS de sıfır çekti, matematik soruları ve Fen Bilimleri sorularında hiç doğru yapamayan binlerce öğrenci var diye.

    Önceki blog yazılarımda yazmıştım (ALTI DERSTEN SINIF GEÇMEK, ÖĞRETMEN YETİŞTİRMEK). Bu yazılarımda da değindiğim gibi hiç önem veremedik eğitime ve sonuç ????? İşte; ÖSS ve SBS de ortaya çıktı. Binlerce sıfır çeken öğrenci. Matematik ortalaması uzun yılların altına düştü, fen bilimlerinden başarı düştükçe düştü. Eh Türkçe ve Sosyal Bilimler kör topal gidiyor. Yazık beyler yazık bu nesle, hiç mi vicdanınız sızlamıyor?

    Artık bunun değişmesi gerek. Nasıl mı?  Önce Milli eğitim Bakanı değişmeli, bu bakanlığın başına meslekten gelen, kara tahtaların tozunu yutmuş bir eğitimci gelmeli. Bu iş avukatlarla, mühendislerle olmaz. Önce bakan bilecek bu işi. Maliye Bakanını öğretmenden yapıyor musunuz ya da doktoru Hazine Bakanı yapıyor musunuz?

    İyi öğretmen yetiştirmedikçe bu işte başarı gelmez. Her önüne geleni bu mesleğe alırsan eğitimi okul dışına taşırırsan, okulu ikinci plana itersen, öğretmene gereken değeri vermezsen olacağı budur. Öğretmenlik artık bir MESLEK olmalı. Doktor gibi, avukat gibi. Her önüne gelen öğretmen olmamalı. Öğretmenin otoritesi olmalı sınıfta ve okulda, sözü geçmeli öğretmenin. Bir başka deyişle 80 li yıllar öncesi öğretmende var olan özellik ve nitelikler tekrar kazandırılmalı öğretmene. 12 Eylül her şeyi bozduğu gibi eğitimi de bitirdi ve bozdu.

    Öğretmen okulları, Eğitim Enstitüleri ve Yüksek öğretmen okulları tekrar gündeme gelmeli ve o günlerdeki havasına bürünmeli. Ben öğretmen okuluna girerken “ÖĞRETMEN OLACAĞIM” diye girdim ve yıllarca tüm yatılı arkadaşlarımla birlikte aynı havayı soludum. Yine öyle olmalı. Artık bu okullar YÖK bünyesinden çıkartılıp, tekrar MEB bünyesine alınmalı ama yeni ve modern biçimiyle.

    Çok iyi seçilmeli Öğretmen Lisesine alınan öğrenciler, sadece yazılı sınavla değil mülakattan da geçmeli aday. Hiçbir kusuru olmamalı, çok zeki olmalı, çocuk sevgisi olmalı. Tüm bunları araştırarak öğrenci alınmalı bu okula. Bu okul öğrencileri yatay geçişle en az 6 yıllık bir yüksek öğrenime geçmeli öğretmen olabilmek için. Çok iyi donanmış öğretmen çıkmalı bu okullardan, günümüzdeki gibi hiçbir şey olmazsam öğretmen olurum diyenler gibi değil. Öğretmen olmalı, çocuk bakıcısı değil..!!!???

    Sayın yetkililere sesleniyorum, bir an evvel önlemlerinizi alın, kayboluyor nesillerimiz. Kayboluyor değerlerimiz, ülkemiz gerilere gidecek böyle giderse. 

    Bununla bitiyor mu her şey? diyeceksiniz. Elbette hayır. Eğitimde çok çok köklü reformlara ihtiyaç var. Her yönüyle yenilenmeli eğitim sistemimiz.  Kendimize özgü bir sistem geliştirilmeli, var olan sistem atılmalı ve 80 yıllar öncesindeki sistem daha modernize edilerek hayata geçirilmeli bir an evvel. 

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 11/11/2008 - BAŞARAN YILDIZ VE BEN
  • Kategori: Yasam

    Biz öğretmenler için çocuk sesleri çok önemlidir. Gıdamızdır o sesler bizim, yaşam kaynağımızdır bizim o sesler. O cıvıltılar, riyasız, saf, sade, yalansız o güzelim nidalar, yaşam melodimizdir bizlerin. Emekli olan ve çalışmayan ağabeylerimden duymuşumdur hep çocuk seslerine karşı olan özlemlerini, derler zaman zaman; “cıvıltıları özledik”.

                    İşte bizim mesleğin en zor ve en güzel yönü de budur. Sesleri duyamama en zor yönü, o sesleri duyma en güzel yönü.

                    Bir yıldır bu seslere hasrettim, şükür tekrar kavuştum. İşte sizlerle bu kavuşmayı paylaşmak istiyorum sevgili dostlarım.

                    Temmuz sonlarıydı sanırım bir öğle üzeri telefonum çaldı, arayan Sıtkı idi. Geçen yıl Dumlupınar Üniversitesi vakfına ait Başaran Yıldız İlköğretim okulu ve Lisesine başvuruda bulunmuştum. Onunla ilgili aradı ve okul müdürünün benimle görüşmek istediğinin söyledi. Hemen kabul edip görüşmeye gittim. İlköğretim Okulu müdürü Yaşar beyin teklifini hiç düşünmeden kabul ettim. Çünkü çok özlemiştim o sesleri, o cıvıltıları.

                    İşte Başaran Yıldız İlköğretim Okulunda böylece göreve başladım. İyi ki de başlamışım. Gerçekten şimdiye değin hiç görmediğim içtenlik ve dostluklarla karşılaştım. Hiç yabancılık çekmedim, adeta bir aile yuvası gibi, içten ve samimi, özverili, sevecen, riyasız. Hele öğrenciler, o minikler… Sanki kırk yıllık ahbabım gibi gelip, sarılıyor, sevgi ile, saygı ile, içtenlikle; “siz ne öğretmenisiniz?” Diye soruyorlar. Bayıldım bu okula, tek kelime ile harika bir hava yaratılmış. Bu havayı yaratanlara ben sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Hem kendi adıma, hem de bu minikler adına, okulun tüm öğrencileri adına.

                    Hayatımın en ilginç bir olayını burada yaşadım. Nasıl mı? Anlatayım;

                    “okul açılmadan önceki öğretmenler tanışma toplantısına katılmış ve toplantı sona ermişti. Aşağı katta salonda tanışıp konuşuyorduk öğretmen arkadaşlarla. Bir bayan öğretmen arkadaşın dikkatlice bana baktığını hissettim, yanıma gelip sordu;

    -          Siz İsmail Balı mısınız? Ben de;

    -          Evet ben O’yum. Dedim. Bu kez,

    -          Beni tanıdınız mı? Diye bana sordu. Ben de;

    -          Hayır, bilemedim, ama simanız yabancı gelmiyor, dedim. Ve sonra kendini tanıttı;

    -          Ben, 1978 yılında Kütahya Lisesi 3-D sınıfından Nuran’ım, dedi.

    O anda bir düşüncedir aldı beni, isim hafızam zayıftır, ama öğrencilerimin oturdukları yerleri unutmam. Ona da nerede oturuyordun diye sorduğumda, o zamanki yerini tarif etti ve kendisini tanıdım. Ondan sonra o sihirli sözleri söyledi;

    -          Öğretmenim ben geçen yıl emekli oldum ve burada çalışmaya
    başladım. Bu yıl benim kızım 6 sınıfa başlayacak ve sen onu da okutacaksın, yani onun da öğretmeni olacaksın dediğinde şaşırma sırası bana geldi.

    Evet, tam 30 yıl sonra karşılaştığım öğrencim emekli olmuş, onunla aynı okulda çalışacak ve üstelik kızının da öğretmeni olacaktım. Bir başka deyişle torun okutacaktık. Evet yıllar çok insafsız ve çok da güzel sürprizler hazırlıyorlar insanlara. Gerçekten o gün hayatımın en mutlu ve heyecanlı gününü yaşadım.

    Evet, Başaran Yıldız böyle bir okul. Dedim ya cıvıl cıvıl, hem de oldukça başarılı bir okul. Geçen yıl Türkiye çapında SBS de dereceye girmiş ve aynı başarıyı da tekrarlayacaklar. Çünkü tüm görevliler büyük bir özveri ile çalışıyorlar.

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 2/6/2008 - 40+1 YIL SONRAKİ BULUŞMA
  • Kategori: Anilar

    Haziran ayı yaklaştıkça heyecanım da artıyordu durmadan, çünkü; eski dostlarla,  İSTANBUL ÖĞRETMEN OKULU MENSUBU arkadaşlarımla buluşma tarihi yaklaşıyordu. Yeni yüzleri, ama eski dostlarımı görecektim, uzun yıllar görüşemediğim, buluşamadığım, belki de simasını unuttuğum arkadaşlarımı, birlikte karavanaya kaşık salladığımız, belki de kavga ettiğimiz, belki de birlikte sevindiğimiz ve üzüldüğümüz arkadaşlarımı görecektim. Kolay mı bunca yıl sonra? Kim bilir ne sürprizlerle karşılaşacaktık, 18-20 yaşlarında iken ayrıldığımız, yılların silindir gibi üzerimizden geçtiği, derin izler bıraktığı ve bize yepyeni şekil veren senelerden sonra neler bekliyordu bizleri kimbilir? 1 Haziran sabahı bu duygularla direksiyona oturduğumda, bir an evvel İstanbulâ??a varıp görmek istiyordum o müthiş değişiklikleri.

    Geçen yılki buluşma beni çok heyecanlandırmış ve bu seneki buluşmayı heyecan ve merakla bekliyordum. Gerçekten de beklediğim gibi de heyecanlı ve güzel geçti. 42 yıldır görmediğim iki arkadaşımı gördüm bu yılki buluşmada. (Zerrin, Nurhan ve Miraç) Düşünebiliyor musunuz kırkbir yıl sonra karşılaşacaksınız ve vayyyyy, ooooo, bu sen misin diyeceksiniz. Gerçekten anlatılması çok güç bir duygu bu karşılaşmalar.

             Bu seneki buluşma da her sene olduğu gibi TARABYA VİLAYETLER EVİâ??nde oldu. Yine geçen yılki görüştüğümüz bazı arkadaşlarla, yeniden buluşacağımız arkadaşlarımızla görüşmenin heyecanıyla beklemeye başladık. Yavaş yavaş sökün etmeye başladı eski dostlar. İstanbul İlköğretmen Okulu mensupları toplanmaya başladı bahçede. Sarılanlar, öpüşenler, bağıranlar, hayret sesi çıkaranlar, hatta ağlayanlar. Evet uzun yılların hasreti gözyaşlarıyla bitiyordu bu mekanda. Hoş ve çok güzel bir manzara. Tekrar 1964, 65, 66, 67 li yılların öğrencileri olmuştuk. Bir farkla; hep ağarmış saçlar ve yılların izlerini taşıyan hafif kırışıklı yüzlerle ama genç kalan kalplerimizle, dostluklara duyduğumuz sevgilerimizle, saygılarımızlaâ?¦

             Bu yılın bana göre en büyük sürprizi 89 yaşındaki matematik hocamız SABRİ BABACANâ??ın buluşmaya gelmesiydi. Evet, Babacan aynı babacan, aynı ses, aynı sima. Sanki yıllar onu hiç değiştirmemiş, birazcık ihtiyarlatmış. Sesi hafif titriyor, bastonla yürüyor. Ama olsun gelmiş ya öğrencilerinin yanına. Kıskanmadım desem yalan olur Oâ??na karşı gösterilen sevgi ve saygıyı. Tüm arkadaşlar kuyruğa girdi elini öpmek için, herkesle sarıldı öpüştü Babacan hoca. Tabi bazı şeyleri hatırlamakta zorlanıyordu. 41 sene önceki anımızı kendisine hatırlattığımda; sorma yahu benim öğrencilerden hiç Matematik hocası çıkmadı dedi. Demek ki içinde kalmış hocamızın matematik öğretmeni öğrencisi olmaması. Ve düşündüm içim burkularak; â??acaba sevgili Babacan Hocam bir daha görüşmek nasip olacak mı?â?� dedim. İnşallah bir daha görüşürüz.

             Bundan yirmi, yirmibeş sene önce görüşsek birbirimize çocuklarımızın, eşlerimizin fotoğraflarını gösterirdik belki. Bu gün ise torunların fotoğrafları gösteriliyor artık. Demek ki yıllar pek çabuk geçmiş. Bulunduğumuz masadaki eski dostlarım hep torunlardan söz ettiler bu kez nedense. Yok kızımdan torunun, yok oğlumdan torunum. Demek ki gençleşiyoruz günler geçtikçe. Ama şunu da düşünmeden edemedim; â??Acaba tekrar görüşebilecek miyiz? Seneye kaçımız gelemeyeceğiz, kaçımızın ölüm haberi gelecek?â?� â??Allah ömür verdikçe buluşmaya devam edeceğizâ?� dedim kendi kendime. Nasip ve kısmetâ?¦.

    Yorum ( 5 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 13/5/2008 - ALTI DERSTEN SINIF GEÇMEK-(eğitimi katletmek)
  • Kategori: Egitim

    Birkaç gündür gazete ve televizyonlarda; 6 DERSTEN ZAYIFI OLAN ÖĞRENCİLERİN SINIF GEÇEBİLECEKLERİ haberleri yer alıyor. Doğrusunu isterseniz çok şaşırdım ve adeta şoke oldum böyle bir habere..

             Neye kime hizmet edecek böyle bir durum? Zaten, ülkemizde eğitim kalitesi çok düşük, zaten yapılan sınavlarda sıfır çeken öğrenci sayısı çok fazla. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi sayın MEB yetkilileri 6 dersten zayıfı olanların da bir üst sınıfa borçlu olarak devam edeceklerini söylemeleri ve bu konu ile ilgili hazırlıklar yapılması, kalitesi düşük olan eğitimimizi iyice zayıflatacak ve yazık olacak çocuklara, yazık olacak emeklere…

             Beyler aklınız yok mu sizin hiç. Lise de kaç ana ders var? Matematik, edebiyat, fizik, kimya biyoloji, tarih ve coğrafya.  Peki bunların altı tanesinden borçlu geçen öğrenci neyi bilerek bir üs sınıfa devam etmiş olacak. Görmüyor musunuz Allah aşkına, kör müsünüz? Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz? Ne olacak borçlu geçerek, birikecek birikecek lise son sınıfta bir yığın ders olacak ve öğrencinin lise bitirmesini bekleyeceksiniz, öyle mi? Yapmayın, aklınızı kullanın lütfen. Çocukların katili olmayın. Sonra ne olacak biliyor musunuz? Bir af çıkaracaksınız, okulları ve öğretmenleri zorlayacaksınız ve bir yığın ders borcu olan öğrenciyi hiçbir şey öğrenmeden liseden mezun edeceksiniz. Yani cahil yetiştireceksiniz. Ayıptır, günahtır… inanın başka sözcükler bulamıyorum. Ne demem gerektiği de bilemiyorum.

             Hangi gerekçe ile yapılırsa yapılsın bunun açıklaması olamaz. Uzun yıllar eğitimin içinde bulunan bir öğretmen olarak şunu açıklıkla belirteyim ki; SİZLER CİNAYET İŞLİYORSUNUZ. BİR AN EVVEL BUNDAN VAZGEÇİN. Yazık bu körpe dimağlara, yazık bu çocuklara, yazık bu nesle. Hiç mi düşünmezsiniz bu ülkenin geleceğini. Kime yaranacaksınız. Kime hizmet edeceksiniz? Eğer çok istiyorsanız, kayıt yaptıran her öğrenciye okula gelmeden 4 yılın sonunda diplomasını adresine postalayınız olsun bitsin. Milyarlarca liralık öğretmen maaşından kurtulursunuz. Bence bunu yapın daha iyi!!???

             TÜM DÜNYA ÜLKELERİ EĞİTİMDE NİTELİĞİ DÜŞÜNÜRKEN, SİZLER NİCELİK DÜŞÜNÜYORSUNUZ. Neymiş efendim nüfusumuzun şu kadar yüzdesi lise mezunu, şu kadar yüzdesi yüksek okul mezunu. Zaten ilköğretimdeki sistem, ortaöğrenime nitelikli öğrenci yetiştirmeye elverişli değil. Ortaöğrenimi de bu hale getiriseniz her şey mahvolur. Şu an bir yeterli, niteliğe sahip öğrenci yetiştirilemiyor. Bir de böyle yaparsanız, eğitimi tamamen katledersiniz. Çok iyi düşünün, çok çok iyi düşünün! Aklın yolu bir!

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 27/1/2008 - KÜÇÜK YÜREĞİN BÜYÜK GAYRETİ
  • Kategori: Yasam

    Gazetelerde televizyonlarda zaman zaman küçüklerimizin yardım konularında ne kadar duyarlı olduklarıyla ilgili haberler çıkar. Yetkililer ve yöneticiler bu çocuklarımızı ödüllendirirler. Gerçektende çok hoş bir duygudur yardım etmek, insanları mutlu eder, hele küçükleri.. Çünkü öğretmenlik yaptığım yıllarda bu duyguları yaşadım ve o gördüm. Anlatacağım aşağıdaki olayda bunlardan biri ama çok farklı.

             Yıllar önce bir öğretmen dostum; küçük, minnacık bir yüreğin insanların dertlerine nasıl ortak olma gayreti içinde olduğunu şöyle anlatmıştı;

             “Bosna Savaşının en yoğun günleriydi, sınıfımdaki öğrenciler oralarda yaşanan vahşetten ve insanlık dışı olaylardan çok etkilenmişlerdi ve bir gün bana,

             —Hocam, biz de yardım gönderelim, dediler.

             Ben de;

         Eğer ailelerinizden para istemeyip de kendiniz bir şeyler yaparsanız, kabul ederim dedim. Onlara iş eğitimi derslerinde öğrendikleriyle bir şeyler yapmalarını istedim. Çünkü 15 gün sonra Bosna’ya yardım için bir kermes düzenlenmişti. Bu kermeste yapılanları satacak ve toplanan parayı ilgili kuruluşlara verecektim.

             Bir hafta sonra öğrencilerimden bir çoğu yaptıklarını sınıfa getirdiler ve teslim ettiler. Birkaç tanesi yetiştiremediklerini birkaç gün sonra tamamlayacaklarını söylediler. Hepsinin gözlerinden yardım etmenini ve bir şeyler yapmanın mutluluğu okunuyordu. Ancak sınıfın başarılı amam en sessiz öğrencilerinden Songül, ders boyunca başı öne eğik hiç konuşmadan durdu. Zil çaldığında Songül sessizce yanıma geldi;

    —Ben Bosna-Hersek’teki kardeşlerimize verebilmek için yalnızca bunu bulabildim hocam, inşallah işe yarar.” Dedi. Avucumun içine bir şey bıraktı ve hızla uzaklaşıp gitti. Avucumu açtığımda bir öğrenci otobüs bileti gördüm ve “herhalde Bosna’dakilerin aynı otobüs bileti ile otobüslere bineceklerini düşünmüş” diyerek güldüm ve yürüdüm.

             O gün okuldan çıktığımda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Arabama bindim. O gün nedense, başka zaman hiç kullanmadığım arka caddelerden evimin yolunu tuttum. Silecekler yağmurun hızına yetişemiyordu, önümü zorlukla görebiliyordum.

             Issız yolda giderken, yolun kenarında hızla yürümeye çalışan sırılsıklam olmuş 11-12 yaşlarında bir kız çocuğu görünce arabama almak için yavaşladım, baktım Songül…

             Küçük kız tek ve son biletini Bosnalı kardeşleriyle paylaştığı için o yağmurda evine yürüyerek gitmeye çalışıyordu. Arabaya aldım ve okuldaki düşüncenden dolayı utandım kendimden, yüreğin sıkılmaya başladı, gözlerim yaşlandı. Onu babası ve üç kardeşiyle yaşamaya çalıştığı yıkık dökük gecekonduya bıraktım. Üç dört kilometrelik yol buyunca saklamaya çalıştığım gözyaşlarım adeta sel gibi akıyordu.

             Bir hafta sonra düzenlenen kermessin açılışında Belediye Başkanı ve yanındaki konuklarını bileti gösterdim ve olayı anlattım. Kendisi zor şartlarda yaşayan ama gönlü ve yüreği zengin küçük öğrencimin bu hikâyesi herkesi çok etkiledi. Açık arttırmaya çıkartılan bu biler kermeste toplanan paraların yarından daha fazla paraya satıldı.”

             Evet, dostlar, işte bizim insanımız, işte insanlık, işte yardımlaşma ve işte cömertlik. Sorarım sizlere kaçımız bu küçük Songül’ün yaptığını yapabilir? Cebinizdeki son parayı sizden daha muhtaç olan birine kaçınız verebilir? Evet, artık korkmuyorum ve endişelenmiyorum ülkemin geleceğinden. Songüller var oldukça benim ülkem dimdik ayakta duracaktır. Yaşasın Songüller….

    Yorum ( 2 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 13/12/2007 - BİR ÖĞRENCİNİN ÖĞRETTİKLERİ
  • Kategori: Yasam

    Bir dostumun gönderdiği yazıyı sizlerle de paylaşmak istedim dostlar. Böyle olmak ya da böyle yapmak çok mu zor? Böyle olabilmek çok mu zor? İnsan sevgisi, çocuk sevgisi, aile bağlarının güçlülüğü ve güçlü olabilmesi için yapılması gerekenler çok mu zor?

    İnsanlar hayattan ders almalı tıpki yazıda olduğu gibi.. Sıkılmadan okuyacağınız umuduyla yayınlıyor ve çok beğendiğim bu yazıyı sizlerle paylaşıyorum. Yorum ve eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgi ve saygılarımla.

     

     

    "Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini ayılar yer" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. 
                Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor. 
                Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti: 
                "Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? 
                "Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini "
                "Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
                Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.' 
                Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi.
                O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım. 
                "Nasıl yani?" dedim.
                "Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor." 
                Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı. 
                Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir," dedi ve iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler," dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim. 
                Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, "O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
                Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu. 
                O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu. 
                Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Angeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş. 
                Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak. 
                Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?"
                "Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" diye sordum. 
                "Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu. 
                Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. 
                Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir. 
                Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur. 
                Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
    Doğan Cüceloğlu

     

     

    Yorum ( 9 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 29/11/2007 - KRAL VE DÖRT EŞİ
  • Kategori: Yasam

    Bir zamanlar büyük bir ülkeyi yöneten kralın dört karısı varmış. Kral, bunlardan en çok dördüncü eşini severmiş. Bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelinin en iyisini ona verirmiş.

             Kral, üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edeceğinden korktuğu için onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.

             İkinci eşini de çok severmiş kral. Kendisine her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, kralın ne zaman bir derdi olsa daima yanında bulunur; meselenin hallinde ona destek olurmuş.

             Kraliçe birinci eşiymiş kralın. Onu en çok ve karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen kral, birinci eşini sevmez, onunla hiç ilgilenmezmiş.

             Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğinin anladığı ve öldükten sonra yapayalnız kalmaktan çok korktuğu için eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisiyle paylaşmak isteyeceğini merak etmiş.

             En çok sevdiği dördüncü eşine ölüm yolculuğunda kendisine eşlik etmek isteyip istemediğini sorduğunda aldığı cevap kalbine bıçak gibi saplanmış;

    -         Mümkün değil!

             Üçüncü eş aynı soruya;” Hayır! Hayat çok güzel! Sen ölünce ben tekrar evleneceğim.” Karşılığını vermiş. Kral, bir kere daha yıkılmış bu cevap üzerine.

             Ölünce benimle beraber olur musun? Talebine ikinci eşinden de şu cevabı almış;

             Bu problemin için hiçbir şey yapamam! Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım.

             Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral, birinci eşinin sesiyle irkilmiş;

             — Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim!

             “Ah!” diye inleyen kral şöyle devam etmiş;

    -         Hayatta hepimiz 4 eşliyiz aslında. Dördüncü eşimiz vücudumuz. Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve gayret harcarsak harcayalım; öldüğümüzde bizi terk edecektir.

    -         Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servet ve statümüzdür. Ölür ölmez başkalarına yâr olacaktır.

    -         İkinci eş, ailemiz ve dostlarımızdır. Bütün sıkıntılarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan bizleri gözü yaşlı uğurlamak olacaktır.

    -         Birinci eş ise ruhumuz ve amellerimizdir, bizimle gelir.

    Evet kıssadan hisse, hep böyle değil miyiz? Biraz düşünmeliyiz, çok az. ben inanıyorum ki gerçekleri ve doğruları göreceğiz.

    Yorum ( 4 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 22/11/2007 - ÖĞRETMEN YETİŞTİRMEK VE ÖĞRETMEN OLMAK
  • Kategori: Egitim

    24 Kasım yaklaştı ve geliyor, artık birkaç gün gazete sayfalarında, televizyonlarda hep öğretmenlikten ve öğretmenlerden söz edilir, parlak sözcüklerle. Hepsi bu kadar, ondan sonra unutulur öğretmenler ve öğretmenlikler, her şey eskiye döner. Oysa eğitim ve öğretim bu ülkenin birinci sorunu bence, en önemli konusu olmalı ülkemin bu durum. Ama nerde bunu önemseyenler. 24 Kasımlarda parlak cümlelerle övülürler, senede bir gün, ondan sonra 364 gün yerilirler elleri öpülesice öğretmenler. Öğretmen okulları 16 Mart 1848 de açıldı ilk kez. İşte gerçek öğretmenler günü bu tarih olmalı bence. Yoksa 12 Eylüllerin icadı olan bu tarihler bana hiçbir şey anlatmıyor, zoraki bir kutlama. Bunu böyle yapacağınıza hiç değilse bu değerli insanlara bir maaş ikramiye verin ki bir anlamı olsun bu günün.

             Ama bu durum öğretmenin yetiştirilmesi ile çok yakından ilgili bence, bir de sayısı ile ilgili. Çokluk; elbette çok olacak öğretmen, çünkü ne kadar çocuk varsa o oranda da öğretmen olmalı. Ama dediğim gibi yetiştirilme çok önemli, eğer öğretmen az ve uzun sürede yetiştirilse çok değerli olur. Üstelik herkes öğretmen olamaz, olamamalı ve olmamalı. Çünkü öğretmenlik bir meslek, bir sanat, bir aşk ve bir tutkudur. Çünkü bu meslek sevilerek, istenerek, arzu ve iştiyakla yapılmalıdır. Öğretmen her şeyden önce çocuk sevmelidir, çocuğa aşık olmalıdır, onun sesini duymadan duramamalıdır. Peki, nasıl olacak bu durum? Ölçüyü bu şekilde aldığınızda çok az ve uzun sürede yetiştirilmeli öğretmenler.

             Önce öğretmen yetiştiren yüksek okullar YÖK’ün elinden alınmalı ve MEB’e bağlanmalı. “Nasıl ki subaylar MSB yetiştiriliyor, nasıl polisler içişleri bakanlığına bağlı okullarda yetiştiriliyorsa

    Küçük yaşta alacaksınız öğretmen adayını yetiştireceğiniz kuruma, bir başka deyişle ilköğrenim beşten sonra. 6. ve diğer sınıflar ÖĞRETMEN YETİŞTİREN okulda olacak. Tabii öncesinde bir takım tarama ve testlerden geçirilecek çocuk, eğer yeteneği varsa öyle alınacak okula. Tıpkı 1980 öncesindeki 6 yıllık İlköğretmen okullarında olduğu gibi. Artık bu aşamadan sonra aday, MEB bünyesinde bulunan okullarda eğitimini almaya başlayacak ve yüksek okula geçerken yatay geçiş yapacak, askeri lise öğrencilerinin harp okullarına geçtiği gibi. En az 6 yıllık bir yüksek öğrenimden sonra sınıf öğretmeni olarak mezun olacak gençler. Branş öğretmeni olmak isteyenler en az 3, en çok 4 yıl daha branşlarıyla ilgili yüksek ihtisas okullarında eğitim aldıktan sonra; bu günkü tabirle Dr. unvanıyla mesleğine başlamalıdır. O zaman ne işsizlik ne boşta kalma ne de bugün olduğu gibi öğretmenlik ayağa düşer. Tam tersi omuzlarda yükselir yükselebildiği kadar.

    Maalesef bu gün YÖK’ün elindeki okullarda her cinsten insan öğretmen oluyor. Hayır, olamaz böyle bir şey. Öğretmen güzel olmalı, yakışıklı, alımlı olmalı, güzel konuşmalı, hitabeti iyi olmalı, eksik azası olmamalı, kör şaşı topal olmamalı, fiziği düzgün olmalı. Kısacası mükemmel ve ideal insan tipinde olmalı. Giyimi kuşamı düzgün, hal ve hareketleri vakar ve saygın olmalı. Öğretmen sanatkâr ruhlu olmalı, çünkü dünyanın en iyi elmasını işleyecek, en değerli varlığa şekil verecek. Öğretmen aktör ya da aktris olmalı, günlük sorunlarını dersine, çocuklarının karşısına getirmemeli, annesi, babası, eşi bile ölse acısını içine atmalı, öğrencilerine hissettirmemeli. Evet, koşullar çok zor. Bu koşullara uyabilecekler ancak öğretmen olabilmeli. Ama bugün öyle mi?? Her önüne gelen öğretmen oluyor, her önüne gelen eğitim fakültesine giriyor. Beyler bu işin ölçüsü yok mu? Soruyorum yok mu bu işin ölçüsü. Sadece bu işler puanla olmaz. Yoksa alın size ölçü.

    SİZE SESLENİYORUM SAYIN MİLLİ EĞİTİM BAKANI; ARTIK BU GİDİŞE BİR DUR DEYİN. YAZIK OLUYOR ÜLKEMİN ÇOCUKLARINA, YAZIK OLUYOR ÜLKEMİN YARINLARINA, İNSAF EDİN, İNSAFA GELİN. YAPIN BİR ŞEYLER. Ben ve benim gibi düşünenlerin sayısı çok azaldı, bizler gerçek öğretmen neslinin son halkalarıyız. (Yeni mezun genç kardeşlerim kusura bakmayın sözlerimle hiçbir zaman sizleri incitmek istemedim, suç sizin değil, siz de kurbansınız) Bizler de bu dünyadan ayrılırsan gerisi yok, yararlanın bizden, bizler göreve hazırız her zaman olduğu gibi. Çünkü bizi yetiştirenler böyle yetiştirdiler, mekânları cennet olsun, sağ olanlara da Allah uzun ömürler ihsan etsin.  

    MEB’e bağlı okullarda öyle bir ortam olmalı ki, aday burada adeta beyni yıkanırcasına öğretmenlikten başka hiçbir şey düşünmemeli. Tıpkı bizler gibi, bir başka deyişle son örneği yetmişli yıllarda yetiştirilen öğretmenler gibi, tabii önceki yıllarda yetiştirilenler daha mükemmeldi. O günün koşullarında bu yapılabiliyorsa, bu gün daha fevkaladesi yapılabilir.

    Yorum ( 9 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 5/11/2007 - NE OLUYORUZ???? YETER ARTIK YETER!!!!
  • Kategori: Siyaset

    Kasım başında Ekim ayı enflasyon rakamları açıklandı, TÜFE de %7 kusurmuş enflasyon. Eh fena sayılmazdı ama birden maliye bakanlığı akaryakıtta ve tekel ürünlerinde ÖTV artışına gitti. Hadi tekel ürünleri neyse zevk işi o ama ya akaryakıt! O öyle mi? Her şeyi etkiliyor buraya yapılan zamlar.

             Doğrusunu isterseniz enflasyon rakamlarının açıklanmasından sonra yapılan bu zamlar hinlik kokuyor ve büyük bir oyunun parçası gibi geliyor bana. Neden mi? Bizler devleti bir ana ve baba gibi görürüz, nedense budur bizim devlet terbiyemiz. Ana baba çocuklarına yalan söyler mi? Çocuklarına bile bile, gözlerinin içine baka baka kandırır mı? Kandırmaz benim bildiğim ana babalar çünkü bizim kültürümüz dürüstlüğü emrediyor çocuklarına karşı ana babaları.

             Ama bizim devletimiz ne yapıyor? Verdiği üç kuruşluk zammı üçyüz kuruşla geri alıyor. %2 ver, % 15-20 lerle geri al. Olmadı beyler ayıptır bu, etik değildir. Zulümdür bu yapılanlar. Hele hele memura ve emeklilere karşı yapılan bu haksızlıklar zulmün daniskasıdır.

             Vatandaşlar size bu şekilde haksız ve keyfi zam yapasınız,istediğiniz zaman vergileri arttırasınız diye oy vermedi beyler. Dikkat edin! Bizleri iyi yönetsin, refaha ulaştırsın, haksızlıklarla mücadele etsin, memuru emekliyi, dar gelirliyi kollasın diye oy verdik bizler. Siz, dedirmeyin “KEŞKE VERMESEYDİK” sözünü bizlere, pişman etmeyin bizleri, vatandaşı ve bu ülkenin insanlarını.

             Söyleyin Allah aşkına; hangi gerekçe ile ÖTV yi arttırdınız, neye dayanarak yükseltiyorsunuz oranları. Daha düşüreceğinize, hayatı ucuzlatacağınıza. Bu kadar mı beceremiyorsunuz yönetmeyi, bu kadar mı beceremiyorsunuz vergilerinizi toplamayı da dolaylı vergileri arttırıyorsunuz. Yazık beyler yazık bu insanlara, haksızlık yapıyorsunuz bu garip halka. Çekin elinizi bizim mutfağımızdan, tenceremizden. Hiç mi insaf yok sizlerde, hiç mi sıkılmıyorsunuz bu kararları alırken, hiç mi düşünmüyorsunuz? Pes doğrusu pes.!!!! Söyleyin siz nerede yaşıyorsunuz? İnanın bunu soruyorum kendime hep; nerede yaşıyor bu kararları alanlar diye. Yoksa ramazanlarda yaptıklarınız hep gösteriş mi idi? Öyleyse yazık ki yazık

             Eğer seçim meydanlarında dendiği gibi ve zaman zaman gazetelere yansıdığı kadarıyla eğer fakir fukaranın, memurun, emeklinin hükümeti iseniz derhal bu yapılan haksızlığı geri alın, belki o zaman dürüstlüğünüzü ya da verdiğiniz sözlerde duracağınızı ispat edebilirsiniz. Yok artık sizlere de inanmayacağım kendi adıma ve çevremdeki herkes gibi. Eleştirdiklerinizden ne farkınız kaldı sizin. Hep aynısınız, aynı. Şu kadarını da söyleyeyim ki sessiz kalıyorsa bu insanlar ve bu halk; sadece ve sadece DEVLETİNE DUYDUĞU SAYGIDANDIR. Unutmayın halkımız devletine karşı saygılı ve sabırlıdır, tabii bir noktaya kadar. Cevabını öncekiler gibi sandıkta alırsınız çok geçmeden. Yakında yerel seçimler var! Nasılsa dişimizi sıkmayı öğrendik artık. Anlayana sivrisinek saz……..

    Yorum ( 4 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 19/10/2007 - YAPMAYIN BEYLER YAZIK BU İNSANLARA!
  • Kategori: Yasam

    Maliye Bakanı 2008 bütçesini açıklamış, şu kadar milyar ytl gelir, şu kadar milyar ytl gider, bütçe açığı 17,7 milyar ytl, şu bakanlığa şu kadar milyar ytl, buna şu kadar ytl. Bir de memura verilen bakıyorsunuz; 2+2 artış, taban aylığa 10 tyl seyyanen zam (taban aylığı ne demekse). Veya kendi anlayışımla yazayım; 1000 ytl maaş alan birini aylığına 20 ytl zam, Türkçesi bu herhalde.

             Aman beyler, aman sayın  büyüklerimiz çok veriyorsunuz, memur bu paranın hesabını yapamaz, içinden çıkamaz bu kadar artışın, nereye saklasın zavallı memur bu kadar parayı..!!??

             Anlaşılan bu işi yapanlar bu artışları öngörenler kendi sırça köşklerinden dışarı çıkmıyorlar veya dışarısını görmüyorlar. Öyle ya tatilini bilmem kaç yıldızlı otelde geçiren, bilmem şu kadar silindirli arabaya binen, bilmem şunu yiyen bunu tüketen bürokratlarımızı ve diğer büyüklerimiz, lütfedip de çarşı pazarda dolaşıverseler herhalde bazı gerçekleri daha iyi görecekler, yoksa siz hala ekmeği olmayan PASTA yesin diyenlerden misiniz?

             Beyler el insaf ve günah, devletin bu kadar yükünü çeken, hamallığını yapan, hiçbir pazarlık şansı bulunmayan, gık diye sesini çıkaramayan gariban memura bunu yapmayın. Ne yaman çelişkidir ki sevgili büyüklerimiz elinde grev silahı olanlara %10-30 zam verdiler daha yenilerde. Bu ülkede enflasyonu memurlar mı tetikliyor da, bazı kamu kurumlarında bedeniyle çalışanlar etkilemiyor mu?

             Bütçede öngörülen enflasyon %4 imiş, yani memura %4 artış, kamuda çalışan diğer çalışanlara %20-30 artış, bunun neresi adalet, sanki kamuda çalışanlar enflasyonun %4 olduğu ülkede çalışmıyorlar. O zaman buradan şu sonuç çıkar, bütçe rakamları gerçekçi değil, devlet memurunu avutuyor, ya da hiç önemsemiyor, çünkü onun yaptırım gücü yok. Lütfen bu çelişkiyi ortadan kaldırın, insafa gelin, sırça köşklerinizden inin. Biraz da garibanın, az kazananın yanında olun.

             Sayın maliye yetkilileri, bazı zenginlerimizin holdinglerimizin, patronlarımızın vergi borçlarını bir çırpıda yüzlerce milyon ytl indiriveriyorlar da, memura gelince yapılan artış bütçeye şu kadar yük getiriyor diyorlar sıkılmadan ve memurları aç gözlülükle, devlete yük olmakla suçluyorlar. Yapmayın beyler, yazıktır bu devletin onca yükünü çeken fedakâr ve çilekeş memuruna bu haksızlığı. Mahkûm etmeyin açlığa yokluğa memuru. Onlarında okuyacak çocukları var, onların da çocukları en iyi okullarda okumayı hak ediyorlar. Sizler gibi Amerikalarda, İngilterelerde, Fransalarda okumak istiyorlar ama imkânları yok, onların da çocukları sizlerin çocukları kadar zeki, akıllı ve çalışkan ama imkânları yok. En azından insanca yaşayabilecekleri ücretleri alsınlar onların babaları ya da anneleri de, çocuklarına iyi eğitim aldırabilsinler. Çok mu istedim, çok mu isteniyor?

             Bakın eskilerin bir sözü vardır; AÇ KÖPEK FIRIN DELER. Açlık ve yokluk bambaşka duygudur. Belki yaşadınız belki yaşamadınız. Eğer yaşadıysanız geçmişinizi çabuk unutmuşsunuz demek, yaşamadıysanız diyecek bir şey yok zaten. Tok açın halinden anlamaz. O nedenle sizlerden bir şeyler beklemek safdillik olacak, ama ülkemin gerçeklerini de göz ardı edemezsiniz. Sizleri daha gerçekçi, daha realist ve daha insaflı ve adil olmaya davet ediyorum.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    Emekli öğretmenim, belki eski dostlarla karşılaşıveririm umuduyla blogcuda yazmaya başladım. İnsanları seviyorum, onlarla güzellikleri ve iyilikleri paylaşmak istiyorum. İnsanlara yardımcı olmak istiyorum, çevreme yardımcı olamk, çevremi herkese tanıtmak istiyorum.

    Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • Arkadaşlarım
  • e-posta
  • RSS
  • son dakika haberleri
  • Gazeteler
  • ÖSS Hazırlık Portalı
  • Haberler
  • Tubitak
  • Blogdenizi
  • mesafe cetveli
  • coğrafya
  • Leblebi

    Kategoriler

    Arkadaşlarım

  • mansur
  • ender küçükl
  • Muhterem Erdogan
  • ibretlik
  • gurgenburanlar
  • ordabirokulvar
  • mehmet iren
  • tarihdersleri
  • soymet
  • kitabooku
  • ataberkakturk
  • guzelbirruyagordum
  • anadoluhistory
  • hisari
  • annemmutfakta
  • gavsulazam
  • hakkdostu
  • Hasan Güler
  • GÜVEN AKBULUT
  • abdulhamidhan
  • sponsorpara
  • omerfarukciftci
  • blogdenizi
  • boyacicocuk
  • yenigelengun
  • devirdaim

    Reklam

  • Sayfa: 1 - Toplam: 4
    | Sonraki Sayfa